20 Ekim 2014 Pazartesi

MERVE....


Canım kızım, çitlembiğim..
Adet oldu burada sayfalarda birbirimize güzel sözler etmek..
Adettendir diye değil, sana içimden gelenleri yazacağım.
Sen benim yeğenimden ziyade kardeşim gibisin. Bak diğer yeğenlerimde  bunu hissetmem..
Demirlibahçe’de size bakardım yazları… . Ortaokuldaydım ozamanlar …
Melik bebekti, senin balon etekli Tarkan saçlı tipin bugün gibi gözümdedir. Sürekli burnun kanardı, kılcal damarların çatlaktı.  Peşinden gezerdim acaba burnu kanar mı diye korkardım..
Gölgemdin sen benim, akşamları annen işten gelince “Hadi git arkadaşlarınla oyna sen” derdi bana, akşama kadar size bakıyordum. Günün sonunun heyecanı da buydu benim için arkadaşlarımla top oynamak. Ama ne mümkün yapışırdın “ben de gideceğimmm!”  diye tuttururdun. Sinir olurdum sana, annen söz geçiremezdi. Ben havalı havalı oyuna başlamışken sen biterdin dibimde sırıtarak. Bişey diyemezdim atsan atılmaaaz satsan satılmaz yeğen…

Çanta gibi yanımdaydın hep. Kurt yüzme ihtisasa götürürdüm seni bu arada yaşımda 13-14 ha.. Ortaokuldayım düşün Meriçler’den küçük..
Küçük anne gibiydim sorumluluk duyardım senden..
Ne gereksiz? Değil mi? Bu sorumluluk duygusu doğuştan yapışmış bana şimdi anlıyorum.. :J
Sonrasını hatırlamıyorum geri kalan en net anekdot o karanlık gece ve bu yana geçen zaman..
Kapıdan girdiğimde Selma Teyzen haberi verdiğinde ilk hissettiğim şey sen ve Meliki’in hissiydi. Melik Eskişehirde’ deydi, habersizdi, ama sen haberliydin. Ağzımdan çıkan ilk kelimeyi hatırlıyorum “ Merve nerede?” Ne annemi  gördü gözüm ne ablamı ne babanı…
Sonra kenetlenişimi hatırlıyorum sana, sabaha kadar içime akıtarak kanlı gözyaşımı seni telkin etmeye çalıştığımı…
Sabah Melik' i bekleyişimizi, anlamaya çalıştığım acını.. Melik'e haberi benim vermem gerektiğini düşündüğüm ve bu cesareti nasıl kendimde  bulduğumu da hatırlamıyorum. Bu kadar cesur olmak zorunda değildim belki ama sevdiklerimin acısı benden hep 10 adım önde geldi daima… Sonra kollarımın arasında ikinizle o en sevgilimizi uğurlama merasimimiz.. Annenizle son vedaya yüreklendirişim sizi…
İçim kan ağlıyordu oysa.. Ama gözyaşı dökemedim… Ayakta kalmanız gerekti…
Güce ihtiyacınız vardı.Zaten o gün bugün sıyırdım ben.. Tek ben bilirim.. :)
Seninle geçirdiğimiz geceler, sohbetler, senin kafanı dağıtmak için apar topar iş bulmam sana, yanımda yamacımda hissetmem.. Ve geri kalanı sen biliyorsun zaten…

Gelinliğin, evlenmen,mutluluğun, mutsuzluğun, bana verdiğiniz ehemmiyet, beni anlaman, bak gözlerimden yaşları tutamıyorum şu an.. 
Ne çok birikmişiz kızım seninle…….!

Sana yapıştırdığım şarkı çalıyor fonda….

‘Bugün sen çok gençsin yavrum

hayat ümit neşe dolu
mutlu günler vaad ediyor
sana yıllar ömür boyu
ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni
doğarken ağladı insan bu son olsun bu son…
doğarken ağladı insan bu son olsun bu son….


Benim duygusal,
Benim zeki,
Benim  güzel,
benim güçlü kızım..
Hepimizi gülümseten yavrum…
O günden bu yana bir tek şey söyledim herkese benim 2 değil, 4 çocuğum var..
Allah ömür verdikçe, sağ olduğum müddetçe,
Anne gibi yar, teyze gibi yarı, dost gibi yoldaş olmaya andiçtim..
İyi ki doğmuşsun,
İyi ki benim can’ımsın…
Merve'm...








18 Ekim 2014 Cumartesi

DİYET

Koca Ali, kılıç yapımıyla uğraşan ve askerlik yapan biri­dir. Kendi dükkânında sürekli kılıç yapmakta, hiç kimseyle konuşmamaktadır. Koca Ali’nin ailesi oldukça zengin bir ailedir. Babası hak­sız yere idam edilmiştir. Onu, amcası okutmuştur. Koca Ali, bu zor hayatta kimseye minnet etmeyen biri olduğu için Ana­dolu’ya gelir. Kendi emeği ile demircilik yaparak geçinmeye çalışır. Koca Ali işinin dışında sadece mescide gitmekte, mescit­te mesnevidinlemektedir. Mesnevinin dilini anlamadığı hâlde, ahenginden dahi çok duygulanmaktadır. Yine böyle mescidden evi­ne döneceği bir gün sokakta biraz dolaşır. Daha sonra evine gelir ve uyur. Uykusunun arasında kapısı hızlıca çalmaya baş­lar. Dizdarlar gelmiştir. Evini ararlar. Gece altın keseleri çalın­mış, keseler de Koca Ali’nin evinin yanında bulunmuştur.
Evinde bir de kan görünce bütün şüpheler onun üzerinde toplanır. Koca Ali, ne yapsa suçsuz olduğunu anlatamaz. Ce­za olarak sağ eli kesilecektir. O, kolunun kesilmesindense ba­şının kesilmesini ister. Koca Ali, mahallede çok sevilen biridir. Kimse onun suç­lu olduğuna inanamaz. Mahalleli cimri ve zengin Kasap Hacı Mehmet’e gider. Ondan Koca Ali’nin diyetini ödemesini ister. Yeniçeriler, Kasap Hacı Mehmet’e, Koca Ali’ye yardım etmesi durumunda, Koca Ali’nin onun işlerini göreceğini söylerler. Kasap Mehmet, böylelikle Koca Ali’nin diyetini öder ve kolu­nun kesilmesini önler. Koca Ali, çok zor bir hayatın içine gir­miştir. Kasap Mehmet, bütün işlerini ona yaptırmaktadır. Çok huysuzdur. Sürekli ödediği parayı Koca Ali’nin başına kakar. Koca Ali, hiç cevap vermez, sabretmeye çalışır. Aradan bir hafta geçer. Koca Ali, balta ile kolunu keserek Kasap Meh­met’in yüzüne atar. Böylelikle kolunu kaybeder; fakat guru­runu ve özgürlüğünü kazanır.
   Ömer Seyfettin hikayeleri ile büyüdü neslimiz. Acı ve ajitasyonun dibine vurarak. Arabesk hikayelerle...
En sonu hep bir hayat dersine bağlanırdı. Erdemli olmayı öğretirdi bize, bir o kadar acıyı hissetmeyi. 
Sonra yasaklandı Ömer Seyfettin hikayeleri okullarda, piyasada.
Şimdi düşünüyorum da, yasaklasa mıydık, canımızı yakan hikayeleri, kahramanları hayatımızda, daha  sağlıklı bir nesil olabilmek için.. Koca Milli Eğitim'in bir bildiği vardı elbet. Şimdi ki  gibi başıbozuk değildi eğitim sistemi. Dayak yerdik öğretmenlerimizden ama terbiyeliydik, ahlaklıydık.
Şimdi kitapçılarda her türlü saçma sapan eser satılmakta. Gençler okumakta.


Hepimizin diyetleri olmuştur hayatta ödemesi zor da olsa ödediğimiz.

Yaşadıklarımız, inandıklarımız , gördüklerimiz, görmekten eshef duyduklarımız, inanamadıklarımız, acıyla kabullendiğimiz hikayelerimiz olmuştur elbet...
'Kader ' deyip kuytularına sığındığımız zamanlarla, boşa kürek çektiğimiz hikayelerimizle , ömrümüzü tüketmekteyiz.
Diyet, kaşağı, kütük, ilk cinayet...
Her biri bir yerinden dokunurmuş yaşama.
Maalesef tedavülden kalkması, yasaklanması gerçekleri anlamamıza engel olmadı..
Bir tek duygu vardı diyetten andığımız hayat dersi o da;
Ne mutlu ki Koca Ali  gibi, gururumuzu ve özgürlüğümüzü kazanabildik hikayelerin finallerinde...


13 Ekim 2014 Pazartesi

Mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri .Umutlardansa nefret etti daima.



Kış kapıda.

Luck leyleği havada gördü bu yaz. Kapanışını da bu hafta yaptı.
Şimdi  onun için vakit evde pasta, börek, kestane, patlamış mısır, çay, salep yapma vakti.
Güzel geçti seyahatleri Luck'un.
Yollara vurdu kendini eski dostlar, akrabalar gördü.
Daha da ziyade  en güzeli  Anadolu havasını soludu.
Yollarda giderken en sevdiği şeydir yer şekillerini incelemek . "Jeolog olmalıymışım da yanlış meslek seçmişim" der bazen.
Otogarlarda valizleriyle koşturan insanlar, vedalar, kavuşmalar gözlemledi. 
'Ayrılıklar da hayata dair'  dedi, gülümsedi. 
Yol kenarlarındaki köylü pazarlarına daldı. 
Anadolu' nun mütevazi  köylülerinin bekleyişlerine, hayatlarına imrendi, iç geçirdi.
Dağlarda, sokakta, fabrikada tarlada kış gelmeden nafakasını toplayan emekçileri gördü.
Esen rüzgara döndü, çay içti birde sigara tellendirdi.
Sağ gördüklerine sevindi , kayıp geçmiş zamanın yıprattığı yüzleri tanımakta güçlük geçti.. Bıraktıklarının bıraktığı yerlerden uzaklara göçmüşlüğünü gördü gözlerinde.  Gözlerin içinde yalan dünyanın kafa sallayışını gördü...
Anadolu' nun tertemiz yürekli kızları ile tanıştı, sohbetleşti.  Metropol kızlarında göremediği masumiyetin ve içtenliğin sohbetine doyamadı.
Otobüs saatini beklerken yolcuların telaşesini bekleyişini, profillerini geçirdi aklından.
Trende önce gülen sonra ağlayan dünyanın en sevimli bebeklerini sevdi, yanaklarını mıncırdı uzaktan uzağa gözleriyle ve tüm içtenliğiyle.
Yollar geçti, hızla geçen kilometrelerde aracın rüzgarına bıraktı gördüklerini, duyduklarını.
Tanımadığı şehirlerde tanıdık duygular buldu.
Yeditepeli olmasa da Anadolu'nun dağına ovasına tepeden baktı.


Garlarda kazıklandı. Olsun dedi, bu da memleketin geleneği. ;)

Taşra güzelmiş velhasıl. Bahsetmişti daha önce bir yazısında Ankara'dan, metropollerden soğuduğunu. 

Geri dönüş mecburi idi, uydu mecburiyete,indi in'ine...

Şimdi kış geldi. 
Çalışma zamanı, üşüme zamanı, gri sabahlarda, siyah öğlenlerde ve florasanlı akşamlarda oyalanma zamanı.
Resim yapar bu Luck, ama en çokta yazar. Çok özlemiş yazmayı. İçini dökeceği bir sayfası var ki ne mutlu ona..
............
Sızlanma yaşı geçti. Öyle havada suda, buralardayım işte...
Beklerim efenim...
Luck.


En sevdiğim şairin en sevdiğim sözleri ile, Hoşgeldin Kış ! ömrüme...

SOLUK SOLUĞA
Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
Ama atıldı yine de yeni serüvenlere
Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı

Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
-ki onlar daima birer yalnızdırlar

Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
Gitmişti o kentten anımsamıyor artık
Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve halâ
Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
Korkular geçiren o kız nerdedir şimdi
Sensiz olursam yaşayamam diyen
O liseli kız hangi kentte kaldı.
Ve o sarışın
O afeti devran bekler mi hâlâ
Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

Üşüten bir acıydı belki her ayrılık
Her yolculuk yangınların başladığı yereydi
Ama vakti olmadı hesabını tutmaya
Aşkların, ayrılıkların ve anıların
İstese de kalamazdı vakti gelince
Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
Yürek burkulması ve hüzün ve keder
Aralıksız doldururdu acıların bohçasını
Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
Ay bile soğuktur o zaman
Bir buz parçasıdır
Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler
Biraz da serüvendi yaşamak
Belki yatkındı büyük yolculuklara
Ki serüvenler daima büyük aşklar
Ve büyük yolculuklarla başlar
Anıları, aşkları ve bir kenti
Bırakıp gidebilirdi apansız
Apansız başlardı yolculuklar
Hangi saatinde olursa olsun günün
Ve hep kar yağardı nedense
Durmadan kar yağardı yol boyunca
Ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
Kent görünmez olunca arkada
Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarında
Ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
Kavaklarsa oynak bir çingene kızı
Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları
Mekân tutmak ve her akşam aynı ufukta
Güneşin batışını görmek ölümdür biraz
Ölümdür biraz hep aynı yatakta
Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
Kitapları hep aynı raflara sıralamak
Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
Soluk soluğa yaşamalı insan
Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
Ve cehenneme dönse de bütün bir ömür
Mutlaka bir şeyler değişmeli her / gün

Ey o büyük yolculukların ürperten heycanı
Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
Ölüme ve aşka durmadan kement atan
Serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında
Yollara düşerdi
Dolardı yüreğine
Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
Ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşardı kentleri, aşkları
Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
Pervasız bir acemi, bir çılgın
Soyu tükenen bir bilgeydi belki

O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
Ölüm fermanları çıkarılan biriydi belki
Sevince deli gibi severdi
Pervasız severdi sevince
Dövüşmek ancak ona yakışırdı
Ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
Yoktu bağlandığı herhangi bir şey
Bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

Ne bilir ömrün değerini bir çılgın
Yalnızca kendini yaşamayı nerden bilebilir
Ve başarısız eylemler çağında o
Kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

Yerleşik yargıları olmadı hiç
Kurmadı güzel gelecek düşleri
Nerde bir yangın, nerde tehlike
O mutlaka ordaydı birdenbire
Dinsizdi, özgür sayılırdı belki
Ama bağlanmadı özgürlüğe de
Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
Beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
Şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
Yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi
Ayrıntıların izi kalmamış artık
Üst üste yaşanmamış ayrılıklar
Ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
Dağların, denizlerin üzerinden
Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
(ve her yıl biraz daha harabeye dönen
O eski konaklar gibidir anılar
Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
Yabanıl otlar içinde kaybolur gider)
Belki bir sağanak boşanır apansız
Yüzyıllık bir yağmur başlar
Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
Yok olup gider her şey, belki kül olur
Hırçın bir okyanustur yürek
Dar gelir ufuk ve mutludur çevreni
Anılarsa birer çıban izidir
Yaşanmaz onların ölgün gölgesinde
Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
Ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
Anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
Kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
Bekleyişleri kemiren çakal sesleri
Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılıklar vakti
Ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
Yollara düşmeli habersiz ve sessiz
Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
Dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı
Bir ömrün olgunlaştıramayacağı
Acemilikler toplamı ve bir çılgın
Boyun eğmedi kendine bile
Seçme zorunda kalmadı yaşamayı

Nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
Bağlanmadı kendine de ömür boyu
Dağlara tırmanan atlar gibi
Suluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
Bir şahan gibi bulutlara kurdu
Dumanlı sevdaların yörük çadırını
Sıradan bir gezgin değildi hiç
Dövüşür gibi yaşadı yolculukları
Belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
Korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

Ve bütün gemileri yakıp
Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
Mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
Umutlardansa nefret etti daima

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
Ama atıldı yine de yeni serüvenlere

Pervasız acemi, bir çılgın
Soyu tükenen bir bilgeydi belki

Ama bir şey vardı yine de
Başarısız ihtilallerden kendine kalan

Büyük aşklar yolculuklarla başlar
Ve serüvenciler düşer bu yollara ancak

Onlar ki dünyanın son umudu
Soyları tükenen birer çılgındırlar

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde
Ne de aşktan başka bir sığınakları
Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında
Ölümle alay ederler sanki

Nerde beklenirse ordaydılar
bir kez bile gecikmediler ömür boyu

Onları daima yalnız kılan
Neydi bu yaşam denilen gürültüde

Her dilden bir adları vardı onların
Ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar

Sarışındılar belki de esmer
Yani birçok yüzün bileşkesi

Ne altın arayıcısıdırlar
Ne de aylak bir gezgin

Vurulup düşseler de her kuşatmada
Serüvencidir onlar ve hiç ölmezler

Ki onlar hep yalnızdır ve nasılsa
Bulurlar heder olmanın bir yolunu

Onlar ki dünyada
Kahraman olmaya mahkûmdurlar

Sislenen anılar kaldı bize onlardan
Renkleri bozulup duran solgun anılar

Nasıl yazılmalı ki silinip gitmesin
Bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna

Bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı
Onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan

Yoksa kendini tüketen hüzünler miydi
Vurulup düştükçe ışığını karartan

O serüvenlerin günlüğü tutulmadı
Yazılmadı o insanların destan şiiri

Parça parça ettirilseler bir kartala
(ki sanırım böyle oldu sonları)

Fışkırır yüreklerinden
Başarısız ihtilallerin yangınları

Dünyanın cesur ulusları yoktu, cesur insanları vardı.
Onlar, aşkın ve hayatın havarileri, büyük serüvencilerdi.
Onlar, bu ihtiyar cadının maskesini parçalamak ve
yeryüzü denilen cenneti bize sunmak istediler. Bütün
ömürleri bu kavgayla geçti. Ne adları vardı onların, ne
ulusları, ne dinleri ne de anıtları.

Ama biz onlar için ölüm fermanları hazırlayıp görkemli
mangalar kurduk. Savaşlar açtık peşpeşe. Kentleri ele
geçirip vahşi bir hayvan gibi avladık. Nerde
görülürse kurşuna dizdik ve süslü kemerler yaptık
onların kafa derilerinden. Biz cellattık ve tarih suratımıza
tükürürken, bir kez bile bağışlanmayı istemedi onlar..

Derler ki, son büyük serüvenci yaralıdır hâlâ...
AHMET TELLİ

 YOLCU YOLUNDA GEREK...


8 Ekim 2014 Çarşamba

Sana SeLam Getirdim UlubatLı Hasan'dan ...:)


Vakt-i süruru sefa..
Mehter başı,
Hey hey!...
Yelkenleri biçtik,
Yelkenleri diktik,
Herkese selam getirdik Ulubatlı Hasan 'dan..
Vatan bugünlere geldi,
1. İnönü,
Çanakkale,
...
Sonra seneleeer seneleer geçti,
Atatürk'ü hiçe sayanlar çıktı.
Cumhuriyet karşıtları ,
Atalarına küfür edenler.
Kan dökerek ,
Binlerce şehidin toprağın altında onları tuttuğu Vatanı,
Kurduğu Cumhuriyeti kolayca ele geçirmek isteyenler...
Yaşadığımız, tanık olduğumuz süreç, tarihin kayda geçen endişeli sahneleri inşallah savaşla, ayrılıkla, vatanın parçalanışıyla sonuçlanmaz.
Benim içim rahattı bir yere kadar, ancak bu teskere endişe verdi.
Kim için, ne için savaşacağımızı, şehit vereceğimizi bilmediğimiz bir sürece girdik.
Benim iki vatanım tek bir ismim var.
Kırım- Türkiye- " Türk"
Kırım;  Anavatanım işgalde.
Türkiye;  Vatanım önünü göremediğim bir kaosta.
Herkes birbirine zıt, ürkek, korkak.
Yıllar yılı aynı bayrak altında aynı mücadelerde birlik halkım bölünmüş,
Bir şehit haberi geldiğinde ayağa kalkan halk, asker, polis birbirine küsmüş.
Baba ayrı telden anne ayrı, genç ayrı çalıyor.
Susmuş herkes.
Korkuyor.
Korkutulmuş, Sindirilmiş bir 'demokrasi' vatandaşı olmuşuz.
Utanç mı diyeyim, Hezimet mi,
Hangi kelime ifade eder TDK da yok karşılığı inanın...
Benim bu vatanda
Bir inancım var, İslam,
Bir Rabbim var Allah,
Bir ırkım var Türk,
Bir soyum var geçmişi Zafer..
Bir Atam var Atatürk.. Dünyanın imrendiği Ata...
Bunları düşünerek
Ne kaygılanıyorsun? diyorum bazen kendime.
Bunca güzellik sende, senin cennet vatanında,
Allah Zeval verir mi?
Vermez inşallah.
Dua ile, birlik ile yine eskisi gibi birlik olalım diye hayal ediyorum.
Andımızı okuyalım,
Bayramlarda bayrak sallayalım.
Mehteran ile coşalım.
Birlik olalım.
Benim çevrem dar ama, ne kadar ise o kadar fayda dostlarım.
Bir kendimize gelelim.
Bir olalım.
Bizi başka hiçbirşey kurtaramaz.
Dua ile..
Luck..






4 Ekim 2014 Cumartesi

Elbette Birgün Güler Bize Seneler.

Kerküğün zindanına attılar beni.
Mazlumlar sürüsüne kattılar beni.

Bir yanım dağladılar ateşle annem,
Ne suçum ne günahım yaktılar beni.

Türkmen obalarından göçen anneler
Ne yuvaları kalmış ne de haneler.

Gökkubbeyi sarsar mazlum feryadım
Elbette birgün güler bize seneler.


1 Ekim 2014 Çarşamba

ZAMAN

Zaman hiçbir şeyi düzeltmez, sadece üzerini örter. 
Sakladığın acılar, bir gün mutlaka ortaya çıkar… 
Herkes zamanı geri alabilmek ister. 
Kimi eski güzel günleri tekrar yaşayabilmek için. 
Kimi yaptığı yanlışları düzeltebilmek için. 
Kimiyse sadece yaşadığını hissedebilmek için ister bunu… 
Gelecekten korkanlarsa, zamanı durdurmak ister. 

Her şey o kadar iyidir ki bunun bozulmaması için çaba gösterirler
Ama kimse şu anın değerini bilenler kadar mutlu değildir. 

Geçmiş de gelecek de onlarladır…

 Bazılarıysa zamanın ta kendisi gibidir. 
Ve her insan, zamanın dünya üzerinde bıraktığı birer yara izidir...


NERGİS - NARKİSSOS - NARSİST


Yunan mitolojisinde Narkissos adıyla sözü edilen, adını narsizme, narkoza, bir çiçek familyasına (nergisgiller) ve bir çiçeğe vermiş olan Narsis (ya da Narkissos), Klasik Mitoloji'deki bir kahraman olup, öyküsünün kaynağı eski Yunanistan’daki Eleusismisterleri inisiyasyonudur.
Narsis’in öyküsü kısaca şöyle anlatılır: Narsis, ırmak ilahı Kephissos ile arındırıcı suların bekçi perisi Liriope’nin oğlu olarak doğar. Bir kahin, ebeveynine Narsis’in dünyada, kendi yüzünü görmediği sürece yaşayacağını bildirir. Narsis bir gün bir su birikintisine dökülen bir kaynağın yanına gelir ve su birikintisine doğru eğilerek oradaki sudan içmeye başlar. Doğal olarak, bu sırada, birikintide yansıyan yüzünü görür. Kendi yüzünü görünce önce şaşkınlığa düşer, sonra kendini hayranlıkla seyre dalar ve kendisine âşık olur. Bu seyirden kendisini bir türlü alamayan Narsis gitgide hissizleşir, dünya yaşamına gözlerini yumar ve bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek, güneş gibi, sarı göbekli, beyaz yapraklı, çevresine güzel kokular yayan bir çiçektir. Ölümünden sonra Styx nehrinin sularına katılır.

Narsis’in öyküsündeki sembolizm şöyle açıklanır:
  • Narsis’in suda kendisini görmesi ve kendisine âşık olması, yeni üyenin önceden dışarıda aradığı en büyük sırrın, hakimiyet asasının, bilgelik anahtarının kendi içinde olduğunu farketmesini, içindeki “spiritüel tesir” kanalını keşfetmesini simgeler.
  • Narsis’in gitgide hissizleşmesi ve dünya yaşamına gözlerini kapamasında, dünyasal isteklerden tümüyle uzaklaşması, başka insanların önem verdiği dünyasal, maddi değerlerin kendisi için artık hiçbir şey ifade etmemesi simgelenir.
  • Çiçek ve çiçeğin açılması varlığın “spiritüel tesir”i kendi başına (rehberi olmadan) çekip aktarabilecek duruma gelmesini simgeler. (Çiçek tüm ezoterik ekollerde aynı anlamda kullanılmıştır; nergisin yerini kimi ezoterik ekollerde gül, kimilerinde lotus almıştır.) Aldığını çevresine yayması, rengi ve biçimi küçük bir güneşi andıran nergis çiçeğiyle ifade edilmiştir.
  • Aldığı spiritüel tesir, burada, tesirin tüm geleneklerde en çok kullanılan sembolü olan, içtiği su ile simgelenmiştir.
  • Ölen çiçeğin ırmağa katılmasında ise, spiritüel tesirin kaynağı ile özdeş olma, spiritüel tesir zincirinin bir halkası olma simgelenir.